izmir’de sıcak bir temmuz ortası gecesiydi. hava öylesine sıcaktı ki sadece yapraklar değil, herhangi bir biyolojik varlık kımıldamıyordu daha fazla bunalmamak adına. saat üçü geçmişti, ertesi gün mesai için sekizde evden çıkmamız gerekiyordu. uyku, üçümüzün de duraklarını pas geçmişti. ben arkadaşımın yatağında sırtüstü yatmış, kafamı da yatağın kenarından aşağıya sarkıtıyordum; ikisi yer yatağındaydı.

iyi, dedik. müzik dinlemeye karar verdik.

ikisinden biri, o şarkıyı açtı. “o”nu hep aklının bi’ köşesinde gördüğüne, çizgiyi aştığı ihtimalinden duyduğu kaygıya dair bir şarkıydı telefondan yükselen. ihanet eden, çoğu zaman en hafif tabirle “kahpe” diye tarif ettiğimiz tarafın gözünden düşen damlanın sesiydi. aynı arkadaşım, şarkıyı durdurup başa aldı. başlatmadan önce, “bundan 3 sene önceki kendinizi düşünüp dinleyin.” dedi. çok sevdiğim arkadaşımdan 4 dakika 21 saniye boyunca nefret ettim. şu anki kendimden daha çok nefret ettim.

az ya da çok değer verdiğin herhangi biriyle ilişkini bitirmek ve onu ardında bırakmak çok zordur. derecelendirme yapacak olursak en tepeye kendimle kurduğum ve artık sadece yamalardan oluşan ilişkiyi koyardım. sinirlenince yırttığım, üzülünce kendimi yere attığım için yıprattığım, mutlu olunca elime koluma hakim olamadığım için çok kırıştırdığım, elimi hiç korkak alıştırmadan oynadığım, kendimle kurduğum ilişki. yamalardan ötürü elimde kalmış iki avuç kumaşı, 21 yıldır çiğnediğim için tadı kaçan ve lastikten daha kötü his bırakan sakızı, bana zarar veren o bağı korusam ne fayda olurdu ki?

bir ayrılığı yaşıyordum yaklaşık iki haftadır. bugünden tam 8 buçuk ay önce, nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde, sevmeye başladığım kişiye sırtımı dönmüştüm. aslında nasılını çok iyi biliyordum: kendi elimle, bir sims karakteri gibi seçip hayatımın tam orta yerine koymuştum. kendi elimle beni mutlu etmesine izin verdiğim kişi, yine benim sayemde ruhumu kırmıştı. onu bir tanrı yaptım ve beni kahretmesini istedim. bu isteğimin farkında varmadan da izlemiştim tüm olanları.

“gereğinden fazla yüz vermicen kimseye abi,” A., aklımı okumuş gibi bu kelimeleri sarf etmişti. “sonra en istemediğin taraflarında patlıyor en beklemediğin anda.” zaman şeridinin gelecek kısmında yer alan her veda, insana kendisini öyle ya da böyle hissettirir. ansızın gelen o şüpheler ve kaygılar hiçbir zaman kuruntu olmaz; görmek istemediğin ve kabullenmeyi reddettiğin her şeydir onlar. “hiç beklemiyo’dum böyle olmasını.” hayır, tabii ki bekliyordum. beklemiyor olsaydım onu görünce içimdeki öküz ağlamaz, heyecanla karışık neşeyle yerinde sekiyor olurdu koca cüssesiyle. bekliyordum çünkü onu tanıyor, ne istediğini bilmeyen biri olduğunu adım gibi biliyordum.

yaklaşık 3 sene önce, mezun senemin son derece acılı herhngi bir gününde; ilk önce diş hekimi, sonra reklamcı ve en nihayetinde influencer (bu tanımdan hiç emin olmadan kullanmışımdır hep) olan bir kadının podcast’ini dinlemiştim. ses tonunu, kendi yaptığı esprilere patlattığı kahkahasını hiç sevmezdim ama bazen insanın vurgun yemesine sebep olacak cümleler kurardı: “umarım zamanla korkmadan kendiniz olabileceğiniz bir alan açarsınız kendinize ve bu şekilde de kabul görüp sevileceğinizi keşfedersiniz. çünkü bir sığınmacı gibi diken üstünde yaşamaya, bir diş fırçasından daha fazlasını bırakırken korkmaya değil, ‘ben bir yatak, bir oda, bir ev istiyorum’ diyebilmeye, kendimizi küçültmeden, olduğumuz gibi tüm ihtiyaç ve arzularımızla kabul görmeye, sevdiğimiz kadar sevilmeye de ihtiyacımız var.” kısa tuttuğu bir kapanışın ardından da “o şarkıyı” eklemişti bölümün sonuna — sanırım cümlelerinin acısının dinmemesini istemişti.

bu üç senelik zaman aralığında geçmişimden bazı insanları da valizime koyup üniversite için şehir değiştirmiştim. yenileriyle tanıştım, eskileri bırakmak zorunda kaldım. iki tane yurtta kaldım; bir sürü eve misafir, sonsuz sayıda sofraya havarilerden biri oldum. arada aile evime döndüm ama bu saydığım madden dolu fakat sıcaklıktan noksan evlerin hiçbirine artık ait hissedemiyordum. her uğradığım durağa bir diş fırçası bırakıyor, ihtiyaç ve arzularımı söylerken annesinin vazosunu futbol topuyla vurup bin parçaya ayırmış küçük çocuğa dönüyordum. “ufaldım, ezildim; öldüm de dirildim herkesin önünde.” bana dilediklerini yapıp üflediklerinde ve ben dağıldığımda da benden geriye hiçkimseye hiçbir şey kalmadı — ben dahil. dirildiğimde “niye öldün, ölmemeliydin.” dedi herkes — “herkese” yine ben dahilim.

benim bir ayrılığa daha ihtiyacım var. hangi kutuya, bavula, koliye ya da çekmeceye koymuştum gecelerce zihnimde kurduğum cümleleri? bulduğum büyük cümleleri kime vereceğimi bilmemenin getirdiği şuursuzlukla zihin odamda fıldır fıldır dönüyordum. belki, dedim. “belki, yıkadıktan sonra ütü sepetine koymuşumdur. bi’ bakayım, lazım oldu malum…” sepette katlanmış kıyafetleri teker teker kaldırıp bakarken yamalı benliğimle karşılaştım. gördüğümün ne olduğunu anladığım an başka bir odadan jeton düşme sesi geldi: ayrılmam gereken şey, 21 yıllık benliğimdi. zaman şeridinin gelecek kısmında yer alan her veda kendini hissettirir, demiştik ya; bu veda ise aylar süren mutsuzluğumun görkemli ve gotik bir törenle sahneye çıkışıydı.

içimde artık bir güneşin doğacağını anlamıştım. aylar sonra ilk defa, havanın sıcaklığı ve nemliliğine rağmen, içimi hafifleten nefes aldım. 4000 parçalık puzzle’ı çözmemi engelleyen kısma doğru parçayı koydum; maratondan sonra buz gibi su içtim. beni kıranlardan iyileştirenlere, herkesi ve her şeyi zayıf bir esintiye bıraktım: “siz bana üfleyip beni dağıttıysanız, ben de size aynısını yaparım.” üfledim ve avucumda bıraktıkları parıltıları gördüm. bu parıltılar, tüm kayıplarımdan kalan kazanımlarımdı. kayıplarımı daha kadrajımdan çıkmadan özlemeye başlamıştım fakat artık benim değillerdi; aslında hepsi çoktan gitmişti, sadece ben hayallerini bırakamamıştım. kazanımlarım ise acısıyla tatlısıyla benimdi.

güneş doğmuştu, özlemeyi bırakmıştım. artık, lunapark eskisi gibi olmadığı için üzgün değildim.

★yazı playlist’i★